REISHI(LINGZHI): POZİTİF KANSER TEDAVİLERİ (Japanese Periodical dergisinin Geleneksel Çin Tıbbı 3. bölümünden çevirilmiştir. Sayfa 12 - 23, ISBN4-88580-053-6 C-0077) | Bir doktor, zamanında "Kanser ciddi bir hastalıktır, ancak ölümcül değildir. Hastaların iyileşme şansı oldukça yüksektir." şeklinde bir açıklamada bulunmuş. Bu açıklama sadece teselli vermek amaçlı gibi görünebilir; ancak son yaptığımız araştırmalar bunun doğru olabileceğini de söylüyor. Saygın Japon doktor Fukumi Morishige, bugüne kadar en çok Nobel ödülü kazanmış Amerikan enstitüsü olan Linus Pauling Institute of Science & Medicine'de, Reishi'nin kanser hastalığını konrol etmekteki rolü üzerine araştırmalar yapmaktadır. Morishige, Avrupa tıp dünyasında da tanınmakta ve Uluslararası Kanser Örgütü (ICG) tarafından tek Japon otoritesi olarak görülmektedir. Aşağıdaki yazı Fukumi Morishige'nin kendi konuşma ve gözlemlerinden meydana gelmektedir. 37 yıldır cerrahi dalındayım ve sayısını hatırlayamayacağım kadar çok operasyon gerçekleştirdim. Cerrahiye karşı gençliğimden beri derin bir ilgi duymuşumdur, ancak zaman geçtikçe ideal tedavinin kişinin doğal bağışıklığı yoluyla olduğu kanaatine vardım. Bir cerrah olduğumdan dolayı yüzlerce kanser vakası ile karşılaştım. Kanser tedavisinde anahtar nokta erken teşhiştir ki, bunu başarmak söylemesinden oldukça zordur. Toplam kanser vakalarının sadece yüzde biri erken teşhiş ile ortaya çıkmış olsa bile, bu oldukça iyi bir oran sayılabilir. Günümüzde fiziksel çekaplar trend haline gelmiş durumdadır, bu tabii ki kötü bir şey değildir. Ancak sırf kanser bulguları çekapta çıkmadı diye gardımızı düşürmemeliyiz. Bazen, her ay düzenli çekap yaptırdığı halde sonradan kanser olduğu anlaşılan hastalar görülmektedir. Bu gibi durumlarda pek çok kişi yanlış tanı konduğu şüphesi taşır, ancak bu hatalı bir düşüncedir. Örneğin, penetrans tipi mide kanserinin sıradan kontrollerde saptanabilme istatistiği yüzde yirmibeştir. İşte bu yüzden önceden önlem almak çok önemlidir. Kanser konusunda hazır bir önlem senaryosu yoktur. Kimileri bu konuda diyet kontrolüne güvenmektedir, ancak günümüzde en efektif method Reishi'dir(LİNGZHİ).Reishi'nin muhteşem etkisini bizzat kullanana kadar bilmiyordum ve gözlemlediklerime gerçekten çok şaşırdım. Uygulamalarım sırasında Reishi'nin hem hastalığı önleyici hem de tedaviye yardım edici etkilerini görme şansı buldum. Daha önceleri, Reishi'nin faydalarından söz eden pek çok hasta ve hasta yakınlarıyla karşılaşıyordum. Ancak bir tıp adamı olarak, Reishi'nin bazı kronik hastalıklara bir nebze iyi geldiğini, yine de kanser konusundaki ününün abartıldığını düşünmekteydim. 1986 yılının Haziran ayında, 39 yaşında bir kadın, akciğer kanseri ve göğüs duvarı zarı komplikasyonları ile bana geldi. Daha önce gittiği bir çok hastaneden ameliyat edilemeyeceği cevabını almıştı. Benim yanımdan da umutsuz bir şekilde ayrıldı. Daha sonra kocasının isteği üzerine düzenli olarak Reishi kullanmaya başladı. Bir sonraki incelememin sonuçları oldukça şaşırtıcıydı: 6 ay önce göğüs kavitesinde bulunan ödem gerilemekteydi. Neredeyse cenaze düzenlemelerini bile yapmış bir insan için resmen bir umut ışığı doğmuştu. Hastanın kendisi de bunun, günde 4 gram gibi oldukça yüksek bir dozajla kullandığı Reishi'nin sonucu olduğunu düşünmekteydi. Kısa bir süre içinde ödem yok oldu, ancak tümör durmaktaydı. Yine de bir keşif operasyonu yapmaya karar verdik ve özel dondurma tekniği sayesinde göğüs zarındaki kanserli hücreleri almayı başardık. Bir sonraki X-ray taramasında, göğüs zarı üzerinde, zararsız yara dokusu dışında hiç bir kanserli hücreye rastlamadık. Akciğerlerden aldığımız dokularda kötü huylu hücreler tespit ettik ancak durum kontrol altına alınmıştı. Karşılaştığım bir sonraki vaka, konjenital (doğuştan) karaciğer kanseri olan bir çocuktu. Çocuk 5 yaşında iken bir operasyon geçirmişti ve daha sonraları, metastas yüzünden ince bağırsakları alınmıştı. Çocuğun özel doktoru hastalığın son aşamasına girildiğine kanaat getirmiş ve tedaviyi kesmişti. Hastanın anne ve babası, onu eve götürüp son bir umut olarak nasogastrik tüp yardımı ile Reishi vermeye başladılar. Çocuk bana yeniden geldiğinde 9 yaşında idi ve yaptığım kontrolde hiç bir hastalık belirtisi saptayamadım. Merakla yaptığım CT taramasında da hiç bir belirti bulamadım. Konjenital karaciğer kanseri bir çocuk karsinoması (kötü huylu kanser) türüdür ve bunun sadece bir kaç gram Reishi özü ile tedavi edilebilmiş olması beni çok şaşırtmıştı. Çocuk karsinomaları çoğunlukla ölüm ile sonuçlanmaktaydı, ancak bu hastanın hayatta ve tamamen temiz olması, Reishi'ye farklı bir gözle bakmamı sağlamıştı. Eğer bir hasta Reishi dışında hiç bir tedavi görmeden kanserden kurtulabiliyor ise, Reishi ileri düzey bir araştırmayı hak ediyordu. Japonya'da oldukça tanınan bir şirket, bana araştırmam için büyük miktarda Reishi sağlamaya başladı. Ben de tüm hastalarıma, yüksek dozda Reishi ile C vitamini karşımını düzenli olarak vermeye başladım. Sadece bir yıl içerisinde 500 kilogram Reishi özünü (6 ton Reishi mantarı) hastalarıma vermiştim. Tedavilerim boyunca bazı ilginç bulgular ile karşılaştım. Yüksek dozda saf Reishi kullanımı, bazı kişilerde Melena hastalığını tetiklediği halde, C vitamini ile yapılan karışım bunu engellemekteydi. Ayrıca Reishi kullanan hastalarımın dışarıdan gelen hastalıklara karşı daha dayanıklı olduklarını gözlemledim. Bunun üzerine Reishi kullanan kanser hastalarımı, diğer tür bağışıklık sistemi hastalarından (kornik bronşit, hepatit vb.) oluşan küçük grupların başına geçirdim ve Reishi özü kullandırmaya başladım. Daha sonra yaptığımız Immunogloburin testlerinde, Reishi kullanmaya başlayan hastaların IgA, IgG ve IgM (bağışıklık gücünün doğrudan bağlı olduğu hücreler) seviyelerinin yükseldiğini gözlemledim. Bu, Reishi'nin vücut dayanıklılığını arttırdığının bir kanıtıdır. Bugün 140 kanser hastasını tedavi etmekteyim. Bu hastlardan göğüs kanseri olan 6 tanesi hariç hepsi metastatik kanser hastasıdır ve 60 tanesi hastanede yatılı durumdadır. Bütün bu hastaların tedavisinde Reishi'yi test etmeye devam etmekteyiz. Bugüne kadar (1988 bahar) 300 hasta'da Reishi test edilmiş durumdadır. REİSHİ(LİNGZHİ) NİÇİN KANSERE KARŞI ETKİLİ : POLİSAKKARİTLER Çeşitli vakalarla örnekler vermeden önce, Reishi'nin niçin bu kadar etkili olduğunu açıklamak isterim. Bugün hala nedenini tam olarak anlayabilmiş değiliz, ancak bir gün bunu başardığımızda kanserin kesin çözümünü de bulmuş olacağız. En son teknolojilerden yararlanılarak yapılan bir araştırmada, Reishi'de bulunan polisakkaritlerin kanserli hücreleri bastırdığı görüldü. Bu keşifi japon bilim adamları gerçekleştirdi. Bunun nedeni Japonlar'ın bitkisel tedaviye daha fazla önem vermeleri ve polisakkaritler üzerinde detaylı araştırmalar yapmaları olabilir. Bu keşif Kuzey Amerika'da da onaylanmıştır ve araştırmalar devam etmektedir. RESİHİ'DEKİ(LİNGZHİ) POLİSAKKARİTLER NİÇİN KANSER TEDAVİSİNDE ETKİLİ? Polissakkaritler milyona yakın atomun birleşmesinden meydana gelen, vücuda emilmesi oldukça zor organik yapılardır. Emilimlerinin kolayca gerçekleşebilmesi için bu sayı azaltılmalıdır ki, C vitamini Reishi'de bu görevi üstlenmektedir. Polisakkaritler daha az sayıda atom içeren oligoglukon'a çevrilmekte ve kolayca vücuda emilmektedir. Emilen oligoglukonlar vücudun bağışıklık sistemini tetikleyen makrofajları uyarır. "Makro" ön eki "büyük" anlamına gelir. Bu tip hücreler tüm yabancı organizmaları silip süpürebilir. Vücut normal işleyişine devam ederken aktif değillerdir ancak yabancı bakteriyel organizmaların varlığında aktif ve saldırgan hale gelirler. Akyuvarlar hastalıklara karşı vücudun birincil defans mekanizmasını oluşturur, fakat kronik ve kötü huylu hastalıklara karşı etkisizlerdir. Bu gibi zamanlarda lenfositler ikincil defans mekanizmasını oluşturur. Ancak lenfositler de etkisiz kalırsa, son kale olarak makrofajlar ortaya çıkar. Bu hücreler uyandırılmayı bekleyen birer canavar gibidirler ve bir kez aktif hale geldiklerinde kanser hücreleri de dahil olmak üzere tüm yabancı organizmaları yok ederler. Mikroskop altında incelendiğinde bir makrofaj hücresinin boyutunun, bir kanser hücresinin boyutunun sadece onda biri olduğu görülür; ancak yine de makrofajlar bu hücreleri yenecek kadar güçlüdür. Her ne kadar bu kadar yetenekli hücreler olsalar da, onları aktive etmek oldukça zordur. Son yapılan araştırmalarda, kümelenmiş atomların makrofajları aktive ettiği görülmüştür ve Reishi bu kümelenmiş atomları üretecek özü içermektedir.
|  REİSHİ(Lingzhi) : YÜKSEK MOLEKÜLER POLİSAKKARİT Bir süre önce, yüksek tansiyonu bulunan bir hastam Reishi'nin etkisi hakkında sorular sordu. O sıralarda Reishi hakkında araştırmalarım devam etmekteydi ve denemesinin hiç bir zararı olmayacağını söyledim. Normalde çok az bir miktarda Reishi özünün kan basıncını düşürmesi gerekir, fakat bu hastamın kan basıncında hiç bir değişiklik olmadı. Daha sonra C vitamini ile beraber Reishi almasını önerdim ve bunu gerçekleştirmesiyle beraber kan basıncı normal seviyesine döndü. C vitamininin buradaki rolü, daha önce de söylediğim gibi Reishi'de bulunan emilimi oldukça zor polisakkaritleri küçültmesi ve emilimlerini kolaylaştırmasıdır. 17 yıl önce, C vitamininin polisakkaritleri parçalaması üzerinde araştırmalar yaptım. O zamanlarda, viskozite ölçeği denen bir metod kullanılmaktaydı. Bir miktar C vitamini, ölçülmüş miktarda polisakkarit özüne eklenmekte ve polisakkaritlerin moleküler sayısı viskozitedeki düşüş ile hesaplanmaktaydı. Bu şekilde, C vitamininin polisakkaritleri parçaladığı kanıtlanmıştı. Hayvanlar üzerinde yapılan bazı testlerde ise tüm şeker tiplerinin rahatça emildiği görülmüştü, oysa ki aynı durum insanlarda geçerli değildi. Daha sonraki araştırmalarda bunun hayvanların kendi C vitaminlerini üretebilmesinden, ancak insanların bunu başaramamasından kaynaklandığı ortaya çıktı. İşte bu yüzden Reishi ile C vitamininin beraber kullanılması önemlidir. Şimdi bir kaç Reishi kullanılmış vakadan bahsetmek istiyorum. 1) Bilincini sadece 2 ayda geri kazanan beyin tümörlü hasta. Hastanede yatılı durumda ve beyin hastalığı bulunan hastalarımdan bir tanesi 70 yaşın üzerinde idi ve beyninde 5 cm'lik bir tümör vardı. Operasyon geçirmiş olmasına rağmen bilincini kaybetmişti. 1986 Haziranı'nda Reishi tedavisine başladık ve Eylül ayında duyuları tekrar yerine gelmişti. O dönemde tümörde bir değişiklik yoktu, ancak Aralık'ta tümör de küçülmeye başladı. Nörolojist arkadaşlarım bile çok şaşırmıştı. Hasta şu anda kendini gayet iyi hissediyor. Başlangıç olarak mide tüpü yardımı ile günde 6 gram Reishi özü almaktaydı, fakat hastalığının toparlaması ile birlikte, ağız yolundan günde 3 gram Reishi almaya devam etti. Dozaj azalmış olmasına rağmen tümörü 1 cm'ye kadar küçüldü. Hafızasının da yerine gelmesi ile birlikte hasta taburcu oldu ve şu anda ailesi ile birlikte yaşamakta. 2) 6 ayda gerileyen akciğer kanseri. Bir keresinde 50 yaş üstü göğüs kanseri bir kadın hastam oldu. Göğüs operasyonu yapıldıktan sonra, hastalık akciğerde metastas yaptı. Durumu kan kusacak kadar kötüleşmişti. (Kan kusma, tıptaki adıyla hemoptisis, kanser hastalığında son aşamada ortaya çıkan bir komplikasyondur.) Bu durumdayken günde 6 gram Reishi almaya başladı ve bu dozajı 6 ay boyunca korudu. Bu sürenin sonunda akciğerindeki tümör yok oldu. Daha önce çok çabuk nefesten kesilirken şimdi yorulmadan merdiven çıkabiliyor. Bu yaşadıklarından sonra onun da Reishi tedavisine güveni tam. 3) Mega doz ile tamamen iyileşen göğüs kanseri hastası. Bu hastanın göğüs kanseri ve metastas yüzünden kemiklerde oluşmuş kanserli hücreleri mevcuttu. Başından aşağısını hareket ettirme yetisini kaybetmişti. Çok acı çekiyordu ama şansılıyız ki, sindirim sistemi halen görevini sürdürebilmekteydi. Bundan yararlanarak günde 9 gram Reishi özü vermeye başladık, bu dozu kısa zamanda günde 20 grama yükselttik. Sadece 2 ay içinde tüm acısı yok oldu. Yürüme yetisini yeniden kazandığında da taburcu edildi. 4) 6 ayda toparlanan, karaciğere sıçramış rektum kanseri. Bir süre önce bu hasta, rektum kanseri metastası nedeniyle ortaya çıkmış karaciğer kanseri tedavisi için hastaneye geldi. Günde 6 gramlık dozaj ile Reishi verilmeye başlandı. 6 ay sonra yapılan CT taramasında karaciğerde bulunan tümörün 1 cm'ye küçülmüş olduğu görüldü. Yine de CT uzmanları bunun Reishi'nin sonucu olduğuna inanmadılar ve yanlış tarama yapıldığını iddia ettiler. Bu tavırlarına karşı oldukça sinirlenmiştim, çünkü sadece tümör değil, hastanın tüm sağlık belirtileri düzelmekteydi ve bu bence yeterli bir kanıttı. Rektal kanserlerin tedavisi çok zordur ve çoğu vaka ölümle sonuçlanır. Ancak bu hasta çok yumuşak ve kolay bir tedavi süreci geçirmişti, üstelik bunu sadece Reishi sağlamış olabilirdi. 5) Yeniden yürümeyi başaran pankreas kanseri hastası. Yeni ameliyat geçirmiş 60 yaşındaki bir kanser hastasının durumu kötüleşmekteydi. vücudunda ödem oluşmuştu ve kilo kaybetmişti. Test sonuçları, kanında oldukça yüksek sayıda CA19-19CEA bulunduğunu söylüyordu. Ona, uyguladığımız tedaviye devam ettiğimiz taktirde kısa süre sonra öleceğini söylemiştim. Finansal sebepler yüzünden değişik tür bir ilaç tedavisi yapıldı ancak vücudu olumlu cevap vermedi. Bu nedenle günde 30 gram C vitamini enjeksiyonu eşliğinde, ağız yoluyla günde 9 gram Reishi vermeye başladık. Bu tedaviye yaklaşık 1 yıl kadar önce, 1986 ağustosunda başladık ve bugün yapılan testlerde eski hastalığının hiç bir belirtisi kalmamıştı. Hasta günlük yaşantısına, günde 5 gram Reishi alması haricinde, eskiden olduğu gibi devam etmektedir. Hastaneye her 2 haftada bir kontrol için gelmekte ve kanındaki CA19-19 sayısı sürekli azalmaktadır. Hastanemde bu şekilde örnek verebileceğim bir çok kanser vakası vardır. Her ne kadar akciğer, karaciğer ve beyin kanserleri daha ciddi hastalıklar olsalar da sindirim yollarını hedef alan kanser tiplerine göre daha kolay tedavi edilebilmektedir; çünkü hastalar Reishi özünü ağız yoluyla ve kolayca sindirebilecek durumda olmaktadırlar. Kanser dışında, Reishi'nin (LİNGZHİ) bir o kadar etkili olduğu bir diğer hastalık ise hepatitdir.. Günde 1 ila 3 gram arasında Reishi verilen hepatit hastalarında mükemmel sonuçlar elde edilmektedir. 6) Reishi (LİNGZHİ)sayesinde iyileşen hepatit hastası. Yıllardan beri hepatit hastası olan bir kişi, kanındaki SGOT ve SGPT sayısı 200 - 300 civarındayken bize geldi. Normalde olması gereken miktar 30'un altıdır. Hastaya günde 3 gram Reishi vermeye başladım ve 2 ay içinde SGOT & SGPT sayısı 50'ye düştü. Her ne kadar bu sayı normal miktardan yüksek olsa da, bu düzenli Reishi kullanımı ile çözülebilecek bir sorundu. Bu noktada test amaçlı olarak Reishi kullanımı kestirdim ve sayım bir anda 150 - 200 aralığına çıktı. Tedaviyi yeniden başlattığımızda ise tekrar düzelme görüldü. Bu sayede Reishi'nin hepatit üzerine olan etkisini kanıtlamış oldum. Belirtmeliyim ki burada da C vitamini ile beraber kullanım esastır. Hepatit tedavisinde 3 gram Reishi için karşılık gelen C vitamını dozajı 6 gramdır. Ayrıca hepatit tekrarlama şansı çok yüksek olan kronik bir hastalıktır ve bunu engellemek için daha küçük dozlarda Reishi kullanımına sürekli devam etmek gerekir. Önlem almak her zaman en iyi çözümdür. Reishi diğer kronik hastalıklara karşı da oldukça etkilidir ve C vitamini ile beraber kullanımı en iyi çözümdür. Reishi en iyi etkisini uzun dönem önlemi olarak, sürekli kullanıldığında gösterir. Özet olarak Reishi, acıyı azaltma, vücudun bağışıklığını güçlendirme ve yaşamı uzatma konusunda kendini kanıtlamıştır. Yine de kanser kontrolü konusundaki rolü %100 belirlenmemiştir. Günümüzde kansere karşı kullanılan ilaçlar oldukça etkilidir ancak, ne yazık ki, yan etkileri de bir o kadar fazladır. Reishi yaklaşık 3000 yıllık bir geçmişe sahiptir ve bu süreç içinde kayda geçmiş hiç bir yan etkisi yoktur. Bu yüzden Reishi'nin bir tedavi ve önlem aracı olarak kullanılmasını, güvenlik açısından önermekteyim. Umarım her kesimden insanlar bu projeye katılır ve Reishi ile ilgilenir ve umarım, yakın gelecekte, Reishi insanoğluna daha uzun bir ömrün kapılarını açar. | | | | Reishi Mantarı Kansere Karşı Etkili Olabilir Latince adı Ganoderma lucidum olan mantar Japonya'da Reishi olarak bilinir.İnsan sağlığına olan sayısız faydalarından ve bugüne kadar herhangi bir yan etkisi görülmediğinden, Doğu'da şifalı bitkiler arasında ün yapmıştır. "Shen Nong's Herbal Classic” adlı 2000 yıllık Çin'e ait tıbbi eser bugün Doğu'nun en eski tıbbi bitkiler kitabı olarak kabul ediliyor.Bu kitapta tıbbi bitkiler 3 kategoriye ayırılarak anlatılıyor. “Superior” adlı birinci kategoride çoklu hastalıklarda etkili olan,vücut dengesinin sağlanması ve devamından çoğunlukla sorumlu olan bitkilerden bahsediliyor.Bu bitkilerin neredeyse hiç yan etkileri olmadığı da söyleniyor.Lingzhi bu kategoride 1. sırada yer almış ve bu yüzden eski zamanlarda en çok övgü olan bitki olmuştur.Günümüzde ise Amerika Bitkisel farmakopesi'nde yerini almıştır. Lingzhi'yi bu kadar ünlü yapan uzun yaşamın sırrını vaat etmesi ve anti-kanser özelliğidir.Yaşamız ilerledikçe vücudumuzda bazı değişiklikler olmaya başlar.Dolaşım,bağışıklık,sinir,solunum,vb. sistemlerle ilgili problemlerle karşılaşmaya başlarız Yaşımız ilerledikçe karşılaştığımız ilk problemlerden biri dolaşım sistemimizle ilgilidir: kanın viskozitesi artar ve dolaşım güçleşir, ayrıca kan yağlarının(kolesterol, trigliserit) miktarı ve damarlarda birikme eğilimi artar. Bütün bu faktörler kalp-damar sistemi hastalıklarına yol açar. Lingzhi dolaşımı güçlendirmekte, kan yağları miktarını belirgin derecede azaltmakta, trombositlerin kümeleşmesini önlemekte yardımcı rolü vardır. Yaşlanmayla sinir sistemindeki değişikler sonucu mental kapasitede düşme olur, öğrenme ve hatırlamada güçlük ortaya çıkar. Erken yaşlanmanın sebepleri arasında yetersiz uyku, beslenme bozuklukları, stres de vardır. Araştırmalar Lingzhi'nin sinir sistemi üzerine yatıştırıcı ve sakinleştirici etkisini ortaya koymuştur. Uyku ve iştah azalmasını düzeltmede, yaşam enerjisini arttırmada, hafızayı güçlendirmede yardımcıdır. İlerleyen yaşa bağlı olarak bağışıklık sistemi zayıflamaktadır. Önlem alınmazsa bu gerilemeyi diğer yaşlılık belirtileri ve hastalıklar takip eder. Sağlıklı bir bağışıklık sistemi kendimizi iyi hissetmemizi, iyi görünmemizi ve enerjimizi daha iyi kullanmamızı sağlar. Bizi enfeksiyonlardan, kanserden ve çevresel zararlardan korur, yanık ya da ameliyat sonrası iyileşmeyi çabuklaştırır. Lingzhi çok güçlü bir bağışıklık sistemi güçlendiricisidir. Bitkinin moleküler yapısı steroid hormonlara benzeyen ganoderik asit olarak bilinen bir triterpen grubunun bilinen tek kaynağıdır. Tedavi edici biyolojik olarak aktif polisakkaritlerin bir kaynağıdır. | Lingzhi anti-tümör,immünmodülatör ve immunoterapötik aktivite gösterir ve bu mantardan izole edilen polisakkaritler,terpenler ve diğer biyoaktif bileşikler üzerine allerjik ve anti-hipertansif özellik gösterirler.Bu özelliklerin dışında anti yapılan çalışmalarla desteklenir. Triterpenlerin varlığından dolayı adaptojen, antienflamatuar,antiviral,antiparazitik,antifungal,antidiyabetik ve hepatoprotektif özellikleri bulunmuştur.Ayrıca platelet agregasyonunu(kan sulandırıcı etki) önleyici etkisi vardır. Bu özelliklerinden dolayı,Lingzhi'nin kan basıncı dengeleyicisi, antioksidan, analjezik, böbrek ve sinir toniği olarak kabul edilir.Bugüne kadar bronşitin önlenmesinde,kardiyovasküler tedavide,yüksek trigliserit ve kan basıncı tedavisinde,hepatit,alerji,kemoterapide,HIV tedavisinde destekleyici hatta yorgunluk ve mide bulantısı için bile kullanılmıştır. Farelerle yapılan çalışmalarda virüsler ve diğer toksik ajanların sebebiyet verdiği karaciğer hasarına karşı ganoderik asidin koruyucu etkileri gözlendiğinden insanlarda karaciğer hastalıklarının tedavisinde yararı olabileceğini ileri sürer. Lingzhi ekstraktıyla yapılan araştırmalar tümörlerin gerilemesinde etkili olduğunu kanıtlar niteliktedir.Sonuçlar kanserin tipine ve şiddetine göre değişkenlik göstermiştir. Diğer reçeteli ilaçlarla kombinasyonu önerilir. Ganoderma ekstraktı radyoterapi ve kemoterapinin yan etkilerini azaltmak ya da elimine etmek için tedavi öncesinde,sırasında ve sonrasında kullanılır. Saç dökülmesi,bulantı,kusma,ağız iltihabı,boğaz ağrısı,iştah kaybı ve iştah kaybı gibi yan etkilerin azalılmasına yardımcı olur.Bu kullanım için bilinen yan etkisi yoktur. Lingzhi solunum sistemini kuvvetlendirdiği,akciğerler üzerinde iyileştirici etkisi olduğu ve özellikle astımlı bireylere öksürük ve diğer solunum şikayetlerinde yararlıdır,1970lerde en az bir populasyonla yürütülen çalışmalar bunu kanıtlamıştır. 2000 den fazla kronik bronşitli Çinliye Lingzhi şurubu içirildiğinde %60 dan %90 a varan sayılarda birey 2 hafta içinde kendini daha iyi hissetmiş ve iştahları arttığı rapor edilmiştir, Medicinal Mushrooms adlı makale 1997 yılında Herbs for Health'de yayınlanmıştır. Japonya'da kanserli farelere günlük enjeksiyonla 10 gün içerisinde %50 hayvanın tümörlerinde gerileme gözlenmiştir | İÇERİĞİ | | | | ergosterol | kumarin | mannitol | | laktonlar | alkaloidler | doymamış yağ asitleri | | vitaminler | mineraller | | | | | | Maitake mantarı Japonya'daki Ulusal Kanser Merkezi'nin araştırmacılarına göre, maitake, shiitake ve reishi mantarlarının hülasalarıyla beslenen, önceden kanser başlatılmış hayvanların yaklaşık yüzde 80'inde, tümörler tamamen yok olmuş.
Bu mantarların içindeki bileşimler, NK (doğal öldürücü hücreler) hücrelerinin tümörle savaşma aktivitesini artırıyor. En güçlü etkinin, maitake'den (grifola) geldiği düşünülüyor.
Japonya, Kobe Kadınlar Eczacılık Üniversite'sinin Bağışıklık Bölümü'nden Dr. Hiroaki Nanba, maitake'nin, kansere karşı çok güçlü bir aktivite gösterdiğini ve yayılmayı engellediğini söylüyor. Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar da, maitake destek haplarının, bedenin, tümörleri öldürebilme yeteneğini artırdığını gösteriyor. 'D-fraksiyonu' adındaki maitake türü, tümörlerin büyümesini engellemek konusunda çok daha üstün bir performans sergilemiş (yüzde 45'e karşı yaklaşık yüzde 80).
Diğer mantar hülasalarının aksine, maitake özü, ağız yoluyla bile verildiğinde, güçlü bir antikanser aktivite gösteriyor. Dr. Nanba, maitake'nin, NK hücrelerinin tümör öldürme özelliğini güçlendirdiğini ve diğer bağışıklık hücrelerinin, interleukin-1 üretimini artırdığını söylüyor. Interleukin-1 ise, kansere ve çeşitli virüslere karşı savunmada yardımcı olan bir protein.. |  | | | |  | Shiitake; Mantarda imparator şifası Shiitake (Şitake), zamanında Çin imparatorlarının hayat iksiri olmaş şifalı bir mantar türü. Alternatif tıbbın gelişmesiyle ABD'de de piyasaya sunulan shiitake'in sırrı, içindeki lentinan isimli maddede. Lentinan, Japonya'da anti kanserojen ilaç olarak tescil edilmiş. Shiitake bağışıklık sistemini güçlendirici, kanı sulandırıcı, kolesterol düşürücü, tümör küçültücü ve cinsel gücü arttırıcı etkilere sahip. Shiitake mantarı, şöhretini 14. ve 17. yüzyıllar arasında Çin'de hüküm süren Ming hanedanına borçlu. Kaynaklara göre imparator Ming, Çin topraklarında yüzyıllardır yenen bu mantarı, halka yasaklamış. Hanedanın alimleri tarafından imparatora hayat iksiri adıyla sunulan mantar, zamanla halk arasında "imparatorun kuvvet iksiri" ismiyle çağırılır olmuş. Ming hanedanının önde gelenleri de imparatorun yemeğini halk yiyemez düşüncesiyle bu besini sadece imparatorun ve ailesinin tüketmesi yönünde bir karar almışlar. Ama halk mantarını üretip yemeyi gizlice sürdürmüş. Bir dönem Japonya'ya silah karşılığında verilen Shiitake, Japonya'da da gücün simgesi haline gelmiş. Öyle ki Samuray savaşçıları kendi bölgelerinde bu mantarın başkaları tarafından toplanmasını yasaklamış. İçinde varolduğunu düşündükleri gençlik ve güç etkisini kendilerinden başka kimseye yar etmemeyi planlayan ve bu uğurda birçok kişiyi de kılıçtan geçiren Japon savaşçıların kudretlerini, bu mantara bağlayan makaleler, tarihi | | | | Antioksidanlar ve sağlığımız Antioksidanların sağlığımız için ne denli önemli olduğunu anlatabilmek için bazı teknik konulardan bahsetmek gerekecek. Vücudumuz normal işlevini sürdürürken ve bunun için oksijen kullanırken bazı atık maddeler ortaya çıkar. Bu maddelere ' Serbest Radikaller' denir ve bunlar yüksek düzeyde tahrip edicidir. Temas ettikleri moleküllerin yapısını bozar, tabiri caiz ise paslandırır. Vücudumuzda bu tehlikeli maddelerle birlikte yaşarız ve dokularımız sürekli olarak bu maddelerin erozyonuna uğrar. Serbest radikaller denilen bu zararlı maddelerden kurtulmak için vücudumuz 'Antioksidan' denen dost maddeleri kullanır. Antioksidanların bir kısmı vücudumuzda üretilir ancak bir kısmı dışarıdan alınır. Aslında serbest radikallerle antioksidanların savaşında ideal koşullar altında bir denge söz konusudur. Ama bu denge özellikle günümüzde karşılaştığımız dışsal etkiler nedeniyle bozulur ve yoğun hasarla karşılaşırız. Ağır yemekler, Besinlerdeki katkı maddeleri, İlaç artıkları, Radyasyon ve güneş ışığının kendisi, Havadaki kimyasal maddeler, Egzoz ve baca dumanı, Karşılaştığımız bir çok kanserojen madde ve stresli hayat şartları… Bunlar vücudumuzun gücünü zayıflatır ve daha fazla antioksidan maddeye ihtiyaç duyarız... Ancak yeterli ölçüde bu maddelerden bulamayız çünkü özellikle yüksek düzeyde işlenmiş ve içindeki birçok yararlı madde ayrılmış gıdalar diyetimizde çok önemli bir yer tutar. Sebzelerin doğal ortamında yetiştirilmiş olanlarına ulaşabilmek lükstür ve genel olarak yeterli ve çeşitli taze sebze ve meyve almayız… Antioksidanların öneminin ve gerekliliğinin özü budur. Peki bu koşullarda yiyeceklerimizle yeterli ve çeşitli antioksidan almaz isek ne olur? - Her tür kanser artar.
- Kalp hastalıkları artık 30'lu yaşlarda görülmeye başlar, yüksek tansiyon, beyin damar tıkanıklıkları gibi damar sertliğine bağlı hastalıklar artar.
- Sıkı kolesterol diyetleri yapmak zorunda kalırız. Çünkü kolesterolün damar üzerine olan kötü etkisi artmıştır.
- Beyin fonksiyonlarımız erken bozulur, erken bunama riskimiz artar.
- Kronik ve yıpratıcı hastalıkların görülme sıklığı artar.
- Cildimizdeki yaşlanma belirtileri çok belirgin olur.
- Enfeksiyonlara karşı direncimiz azalır.
- Tüm vücut sistemlerimizde bir kötüye gidiş kendini gösterir
ve vücudumuz hızlı olarak yaşlanır… | | Şimdi gelelim bu antioksidanları vücudumuza nerelerden sağlayacağımıza… Hemen şunu not edelim; En güçlüsü olsa da tek bir antioksidan madde almak yerine çeşit çeşit antioksidanı bir arada alıyor olmak daha iyidir. Çünkü bu maddeler serbest radikallerle savaşta birbirlerini desteklerler. En çok ve en eski bilinen antioksidanlar A vitamini, E vitamini, C vitamini, selenyum ve çinkodur. Üzüm çekirdeği şu ana dek bulunan en güçlü antioksidan maddenin taşıyıcısı olarak literatüre yazılmıştır. (Özellikle kırmızı şarabın kalp hastalıklarından koruduğunu hatırlayın). Brokoli ve aynı familyadan karnabahar, lahana ve brüksel lahanasının ve bunun yanında havucun, semizotunun, kerevizin, soğanın, sarımsağın güçlü antioksidan kombinasyonları olduğunu artık biliyoruz. Genel olarak daha koyu ve canlı ve parlak renkli sebze ve meyvelerin daha çok antioksidan taşıdığını artık biliyoruz. Domateste en çok olan ve diğer kırmızı sebzelere de rengini veren likopen isimli güçlü antioksidanla hepimiz tanıştık. Fermente edilmemiş çay olan yeşil çay güçlü bir antioksidan olarak hayatımıza girdi. Ceviz, badem, fındık, kabak çekirdeği, ayçiçeği, kabuklu hububat, tohumların diyetimizde çok önemli olduğunu artık biliyoruz. Diyetimizde genellikle eksik olan ve balık yağında veya keten yağında bulunan omega-3 yağları antioksidan özellikleriyle daha da önemli hale geldi. Kivinin, çileğin, mürdüm eriğinin, böğürtlenin, yaban mersininin, kuşburnunun önemini artık daha iyi biliyoruz. Değişik bitki çaylarının, en bilinenlerini saymak gerekirse, kekiğin, biberiyenin, adaçayının, nanenin veya zencefil, zerdeçal gibi baharatların şaşırtıcı derecede güçlü antioksidan kombinasyonları olduklarını gördük… Özellikle; - kanser hastası olan kişilerin,
- ailesinde kanser bulunanların,
- kalp hastalarının,
- ailesinde kalp hastası bulunanların,
- yüksek kolesterolü ve tansiyon problemi olanların,
- şeker hastalarının,
- beyin damar tıkanıklığı yaşayanların,
- ailesinde erken bunama bulunanların,
- kötü koşullarda çalışanların,
- sigara içenlerin,
- cildi ile problem yaşayanların,
- ya da bir türlü sağlıklı beslenemeyenlerin
hazır kapsül şekline getirilmiş antioksidan formülleri kullanması düşünülebilir. Ancak şunu göz önünde tutmak gerekiyor; antioksidan maddeler de diğer doğal besinler gibi ayrıştırılıp kapsül şeklinde sunulduğunda etkinlikleri azalıyor yani ne kadar az işlenirlerse o kadar yararlı oluyorlar | | | | | Sağlıklı Hayat İçin Mantarlar Fatma ÖREN Tabiat denen sanatlı ve esrarengiz tablo, ilkbahar ve sonbaharda değişirken insana dirilişi ve ölümü hatırlatır. Renk cümbüşü şeklinde kendini gösteren bu değişme, bir bakıma yeni mevsimi karşılama hazırlığıdır. İşte bu renk cümbüşü içinde farklılık arz edenlerden biri de, şapkalı mantarlardır. Sarısı, beyazı, kırmızısı Renk renk... Her biri ayrı bir şekilde, ayrı güzellikte Hava biraz yağışlı ve ılık olduğunda ağaç altlarında, kırlarda, çalılıklarda sık karşılaştığımız bu canlılar, her zaman dikkat çekmiştir. Ancak her renkli ve güzel görünümlüye aldanmamak gerek! Mantarların şifalı ve faydalı yönlerinin yanında tehlikeli hususiyetlerini de iyi öğrenmeliyiz. Mantar dendiğinde çoğu kişinin aklına pazardan yemek üzere aldığımız şapkalı mantar türleri gelir. Halbuki tırnakları tahrip eden ve birçok deri hastalığına sebep olan mikroskobik canlıların büyük çoğunluğu da mantardır. Binlerce türden ibaret bu canlılar, önceleri bitkiler âlemine dahil edilirken, bugünün modern sistematikçileri onları bitkilerden ayırmaktadır. Şapkalı mantarların genellikle köksüz bir sapı, şemsiye veya huni biçiminde de bir tepesi vardır. Bu bölümün altında üremelerini sağlayan özel yapılar (lâmeller, boru şeklinde yapılar veya diş şeklinde çıkıntılar) bulunur. Bu yapılar üzerindeki sporlar (özel üreme hücreleri) özellikle rüzgârla çevreye dağıtılır. Toprakta, ağaçlarda, dökülmüş yaprakların arasında, su kenarlarında, ağaç kütüklerinin üzerinde yağmuru beklerler. Sıcaklık da uygunsa, yağmurun ardından gün yüzüne çıkarlar. Mantarların diğer canlıların aksine büyümeleri çok hızlıdır. Sanki topraktan birdenbire çıkarlar. Halbuki gelişmelerinin önemli bir bölümünü toprak altında geçirmişlerdir. Mantarların ömürleri kısadır. Mantarlar, gelişebilmek için çok hassas ve hususi şartlar ararlar; organik atıklara, inorganik maddelere, uygun sıcaklık ve neme ihtiyaç duyarlar. Bu sebeple birçok şapkalı mantar türü, yılın ancak belirli zamanlarında gelişebilir. Bazı kıymetli türlerin kültür olarak yetiştirilmeleri de bu yüzden çok zordur. Her mantar yenebilir mi? Şapkalı mantarların bir kısmı yenebilir; ancak bazıları zehirlidir. Zehirli mantarlarla, zehirsiz mantarlar aynı yerde bulunabilir. Bunları ancak uzmanlar ayırt edebilir. Bir miktar zehirsiz | mantarın içine bir tek zehirli mantarın bile karışması zehirlenmeye yol açabilir. Ayrıca, mantarlar hakkındaki yanlış kanaatler de, zehirlenme vakalarının artmasına sebep olmaktadır. Mantar pişirilirken içine atılan gümüş kaşık veya yüzük siyahlaştığında mantarın zehirli olduğu, böceklerin yediği mantarların zehirli olmadığı, zehirli mantarların tuzlu ve sirkeli su ile yıkandığında zehrinin gideceği, mantarı yoğurtla yemenin zehirlenmeyi önlediği gibi bilgiler yanlıştır. Yenebilir mantarların % 90'ı sudur. Bunlarda şeker ve yağ az bulunur. Bu sebeple diyet yemekler içerisinde mantarın özel bir yeri vardır. Dengeli beslenme açısından gerekli, kolay sindirilebilen proteinler, vitaminler ve minerallerce de zengindir. 100 g taze mantar, ancak 20-40 kalori vermektedir. Bu durum zayıflamak isteyenler için mantarları ideal bir gıda niteliğine sokmaktadır. Mantarlar, yağ ve karbonhidrat miktarı çok düşük olduğundan, kalb ve damar hastalarına tavsiye edilir. Mantarların protein miktarı, çeşidine göre değişmekle birlikte, ortalama 100 g mantarda 3-8 g'dır. Bu değer aynı miktar sütteki protein miktarıyla eşdeğerdir. Bu proteinlerin ortalama % 70'i hazmedilebilir niteliktedir. Böylece 100 g mantarın yaklaşık 2-5 gramı protein olarak vücuda alınır. Mantarlardan alınan proteinler vücutta depolanmaz, günlük harcanır. Hayvanî gıdalarda ortalama % 8-15 arasında protein bulunmaktadır. Bu proteinlerin ortalama % 30-40'ı sindirilir; yani 100 g hayvanî gıdadan alınan protein miktarı, yaklaşık 3-8 g kadardır. Bu proteinlerin fazlası vücutta depolanarak damar çeperinde birikir. Bu durum bilhassa erkeklerde görülen kalb-damar hastalıklarının sebeplerinden biridir. Kalb ve damar hastalığı olan kişiler için hayvanî gıdaların normalden fazla alınması mahzurludur. Mantarlardaki protein, vücutta birikmediği için tercih sebebidir. Ayrıca, mantarlardaki proteinlerde insanların beslenmesi için gerekli birçok aminoasit bulunmaktadır. Şapkalı mantar türleri, B1 (thiamin), B2 (riboflavin), B3 (pantotenik asit), B5 (nikotinik asit), B7 (biothin) ve C (askorbik asit) vitamini yönünden zengin bir besindir. Ayrıca bunlar folik asit bakımından da zengin olduğundan kansızlık tedavisinde kullanılabilir. Mantarlar potasyum, fosfor, kalsiyum, demir ve bakır yönünden de oldukça zengindir. Mantarlarla ilgili rivayetleren mülhem İbn-i Baytar, daha 1200'lü yıllarda mantar suyunun mikrobik göz hastalıklarını tedavi ettiğini belirtmiştir. | | | | Ülkemizde mantar üretimi ve çeşitleri Tabiatı yaratan Allah (cc) bizler için gerekli olan gıdaları da yaratmıştır. Ayrıca tabiattaki birtakım işleyişlere ait bilgiyi ve eşyaya müdahale imkânı da canlılar içinde sadece bize vermiştir. İnsanoğlu bu ayrıcalıklı konumundan istifade ederek, birçok bitki ve hayvan üzerinde ıslah çalışmaları, kaliteli ürünler yetiştirme için araştırmalar yapmaktadır. Bu mantarların yetişme şartlarına ait bilgiye sahip olduğumuzda, onlardan dağ ve kırlarda dolaşmadan daha bol ve kolay istifade etme imkânımız olur. Bugün birçok bitkinin nasıl yetiştirilmesi gerektiği hakkında bilgiye sahibiz. Son 20-30 yıldır, tabiatta câri olan kanunların işleyişine ve varlıkların yaratılış hikmetlerine vâkıf oldukça, artan bilgi birikimi neticesinde, Allah'ın ormanlarda ve kırlarda yarattığı, çiftlikte yetiştirilmez sanılan mantarlar da, artık çiftliklerde yetiştirilmeye başlanmıştır. Mantar üretimi ülkemizde yaygınlaşmaktadır. Kültür mantarları içinde Agaricus bisporus dünyada ve ülkemizde en fazla yetiştirilen türdür. Bu, kahverengi, beyaz, saman sarısı, krem veya açık renklerde 3-4 cm çapında şapkası olan bir mantardır. Kültür mantarlarından Pleurotus türleri, ülkemizde Agaricus türlerinin ardından en fazla tanınan ve yetiştirilen mantardır. Üretimi yapılan Pleurotus türü mantarlarda sebzelerden 10 kat fazla B3 vitamini bulunmaktadır. Ülkemizde yenebilen mantarlardan tabii olarak yetişen birçok tür vardır. Bunlardan birinci sırayı, Lactarius delicious (melki, çintar, çam mantarı, kanlıca) alır. Bu mantar ayrıca İspanya ve İtalya'ya ihraç da edilmektedir. İkinci olarak Morchella türleri (kuzu göbeği, göbek) gelmektedir. Bu mantar, en değerli mantarlarımızdan biridir. Taze, kuru veya donmuş olarak bazı Avrupa ülkeleri ve Amerika'ya yılda 45-50 ton civarında ihraç edilmektedir. Tabiattan toplanıp tüketilen diğer mantar türleri Tricholoma caligatum (katran mantarı, sedir mantarı), Suillus luteus (ayı mantarı) ve Cantharellus sp.(tavuk ayağı, sarı kız)'dır. Tıbbî açıdan mantarlar Mantarların tıbbî özellikleri insan sağlığında önemli bir yer tutmaktadır. Yüce Yaratıcı'mız, tabiattaki çeşitli mantarlara bazı hastalıklara deva olacak birtakım maddeleri yerleştirmiştir. Mesela; Uzak Doğu, Japonya, Kore, Çin ve Kuzey Amerika'da meşe ağaçları üzerinde yetişen veya meşe talaşında üretimi yapılan shiitake (Lentinulaedodes) mantarı önemli tıbbî özelliklere sahiptir. Japonya'da yapılan bir çalışmada, bu mantardan elde edilen, suda eriyebilir bir polisakkarit olan lentinan ve KS-2 isimli maddelerin anti-kanser tesiri olduğu tespit edilmiştir. KS-2'nin farelerdeki tümörleri durdurduğu, lentinan'ın katı tip tümörlerin hemen hemen tamamını küçülttüğü ifade edilmektedir. Başka bir çalışmada shiitake fermantasyonundan elde edilen arabinoxylane'nin HIV virüsünü yavaşlatıcı bir tesire sahip olduğu gösterilmiştir. Yine aynı mantarın 'misel'inin (köksü uzantılar) ürettiği, suda eriyebilir bir maddenin anti-viral tesire sahip olduğu belirlenmiştir. Shiitake mantarı aynı zamanda kolesterol ve kan basıncını düşüren tesirlere sahiptir. Son zamanlarda shiitake mantarından yeni antibiyotikler elde edilmiştir. Shiitake mantarı Türkiye'de tabii olarak yetişmemektedir. Bu mantar, Denizli'de kültür ortamında bir firma tarafından üretilmektedir. Halk arasında 'kavak mantarı' veya 'yaprak mantarı' gibi adlarla anılan Pleurotus ostreatus mantarında, yüksek kolesterolü tedaviye lovastatin maddesinin üretildiği son çalışmalarda ortaya çıkarılmıştır. Lovastatin, mantarın şapkasında, saplardan daha fazla bulunmaktadır. Şapkada da olgun lâmellerde ve sporlarda yoğun olduğu tespit edilmiştir. Bu mantarla ilgili yapılan diğer bir çalışmada, tümör oluşturulan farelerin günlük diyetinde % 20 oranında Pleurotus ostreatus verilmiş ve bir ay sonra kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır. Mantar verilen grubun % 60'ında tümörlerin engellendiği tespit edilmiştir.
Tıbbî yönüyle dikkati çeken ve halk arasında 'aslan yelesi' olarak adlandırılan diğer bir mantar türü Hericium erinaceus'tur. Bu mantarın, sindirim kanalında meydana gelen ülser, iltihap ve | tümörler üzerinde tedavi edici rol oynadığı çeşitli çalışmalarla ispatlanmıştır. Kanserden kurtulup bu mantarı yiyen hastaların hayat sürelerinin beklenenden fazla olduğu söylenmektedir. Bu mantardan yapılan haplar, kanser tedavisinde kullanılmaktadır. Japonya'da alınan bir patente göre, bu mantarda, sinir hücresi büyüme faktörü sentezini kuvvetli bir şekilde uyaran 'eninacines' maddesi üretilmektedir. Bu bileşik, sinir hücrelerinin (nöronlar) tekrar büyümesini uyarır. Bu sebeple yaşlanmadan dolayı bunaklığın, Alzheimer hastalığının ve inmeden (felç) dolayı meydana gelen nörolojik travmanın tedavisinde, motor cevabın ve kavrama fonksiyonunun geliştirilmesinde tesirli olduğu ifade edilmektedir. Yurdumuzda Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da tabii olarak yetişen, Urfa, Malatya ve Gaziantep gibi şehirlerde mevsimlik bir sebze gibi satılan, görünüşü daha çok patatesi andıran, halk arasında 'keme mantarı' olarak bilinen ve tüketilen diğer bir mantar türü Terfezia boudieri'dir. Bu mantar üzerinde yapılan çalışmalara göre mantardan elde edilen sıvının Gram (+) bakterilerden Staphylococus aureus, Bacillus subtilis, Micrococcus luteus, Mycobacterium smegmatis ve Candida utilis mayasına karşı antimikrobial aktivite gösterdiği tespit edilmiştir. Mantarların besin maddesi olarak kullanılmasının yanında tedavi maksatlı kullanılması yeni bir keşif sayılmaz. Çünkü, Hz. Muhammed (sas): 'Mantar kudret helvası cinsindendir. Küme mantarının suyu göze şifadır.' buyurarak bu besine dikkat çekmiştir. Yine Tirmizi'de yer alan bir rivayete göre halk: 'Mantar toprağın çiçek hastalığıdır.' deyince Resulullah Efendimiz (sas): 'Mantar menn'dendir (yani; Allah'ın İsrailoğullarına nimet olarak lütfettiği kudret helvası). Suyu göz için şifadır' buyurmuştur. Ebu Hüreyre konuya şöyle bir ilâvede bulunur: 'Ben üç veya yedi mantar aldım. Onları sıkıp suyunu bir şişeye koydum. Gözünde rahatsızlığı olan bir hizmetçime tatbik ettim. İyileşti.' Sonraki dönemlerde, Peygamber Efendimiz'in (sas) tavsiye ve uygulamalarını kendilerine rehber edinen, her alanda olduğu gibi sağlık alanında da birçok çalışma yapan İslâm âlimleri, çeşitli icraatlarda bulunmuşlardır. Mantarla ilgili rivayetlerden mülhem İbn-i Baytar daha 1200'lü yıllarda mantar suyunun mikrobik göz hastalıklarını tedavi ettiğini belirtmiştir. KS-2'rir farelerdeki tümörleri durdurduğu, letinan'ın katı tip tümörlerin hemen hemen tamamını küçülttüğü ifade edilmektedir. Başka bir çalışmada shiitake fermantasyonundan elde edilen arabinoxylane'nin, HIV virüsünü yavaşlatıcı bir tesire sahip olduğu gösterilmiştir. Mantar satın alırken nelere dikkat etmeliyiz Pazarlarda açık olarak satılan mantarlar ya beyaz ve temiz veya üzeri topraklı, krem, kahverengi bir görünüşe sahiptir. Beyaz mantarlardan ziyade topraklı mantarları tercih etmeliyiz. Zira beyaz mantarların çeşitli kimyevî beyazlatıcı maddelerle yıkanmış olma ihtimali vardır. Ayrıca mantar uzun süre yıkama suyunda bekletilirse, yıkama suyunu içine çeker ve bunların yenmesi sağlıklı olmaz. Diğer yandan uygun şartlarda saklanmayan mantarların bozulma ihtimali fazladır. Mantarlarda bozulma sebebiyle küflenme meydana gelebilir. Açık mantarlardan ziyade paketlenmiş, üzerinde markası ve üreten firma adı yazılı mantarı almak daha doğrudur. Mantarı taze tüketmek gerekir. Buzlukta bir süre bekleterek tüketmek tavsiye edilmemektedir. ______________________________________________________ Kaynaklar 1- Stamets, P. Growing Gourmet and Medical Mushrooms, China, 2000. 2- Erkel, İ. Kültür Mantarı Yetiştiriciliği, İstanbul, 2000. 3- Gücin, F., Dülger, B. Yenen ve Antimikrobiyal Aktiviteleri olan Keme Mantarı Üzerine Araştırmalar. Ekoloji Derg. S.23 27-33, 1997. | |